12 Şubat 2014 Çarşamba


             HOMO İDEOLOJİCUS

                                                                                                                         Doç. Dr. Fahri SAKAL
                                                 
            İdeolojiler, Cemil Meriç’in ifadesiyle “idrakimize giydirilen deli gömlekleri” dir, tarihçi Ord. Prof. Dr. Ö. Lütfi Barkan ve bazı aydınlar ise ideolojik takıntıyı hayata ve dünyaya “at gözlüğü” ile bakmak olarak değerlendirmişlerdir. Biz de ideolojik eğilimi beynin kiraya verilmesi olarak kabul ediyoruz. Diğer bir ifadeyle bu durumdaki kişiler beyinlerini kendileri kullanamazlar, serbest iradeleriyle bilimsel ve kültürel kapasitelerinin gereğini yerine getiremezler; adeta “kutsal kitap”ları ne derse, onu ispatlamaya çalışırlar. Ortaçağda atların kaç dişi bulunduğunu tartışanların yanı başlarındaki atın ağzına bakmak yerine, Aristo’nun kitaplarında soruya cevap aramaları gibi garabetler bu tarz kişiliklerin alamet-i farikasıdır.
            Bir geri kalmış ülke problemi olan bu durum, maalesef ülkemizde çok yaygındır. Üçüncü dünya ülkelerinde görülen bir düşünce hastalığı olan egosantrizm de bu halin refakatçisidir. Egosantrikler, yetersiz donanımlı, hatta üçüncü sınıf fikrî veya siyasî önderlerinin gösterdiği istikamette çalışırlarsa bir çırpıda ülkelerini kalkındıracaklarını, rejimi kurtaracaklarını ve düşmanlarını tepeleyeceklerini sanırlar. Karizmatik liderlere tapınma kültürü çok etkilidir. Liderlerin sihirli reçeteleri sanki her derde devadır. Küçük çocuklar aya merdiven dayayan ve o merdivenden yukarı çıkıp aydede ile görüşmeyi hayal eden bir çocuk resmi yaparlar. Egosantrizme ve ideolojiye batmış aydın da o çocuklar gibidir. Çocuk yerle ay arası mesafeyi ne kadar kavramışsa, bu kişiler de ülkelerinin gerçeklerine o kadar hâkimdir.  Sorunların basit bir formülle birden halledilemeyeceğini düşünemezler. Kendi kendilerine  “meselelerin halli bu kadar basit olsaydı benden önce bunu birileri düşünebilirdi” diye muhakeme edemezler.
Özellikle, lider konumundaki kişilerde egosantrizm çok canlıdır. Kuzey Kore’deki Kim İl Sung yoldaş gibi, “en büyük komutan”, “en büyük siyasetçi”, “en büyük filozof”, en büyük… en büyük… olarak anılırlar. Aydınlar bu kişileri eleştirmeye kalksalar başlarına gelmedik musibet kalmaz. Çünkü “dünyaca eşsiz lider” eleştirilemez, bu ihanettir. Halkın vergileri, liderin ne kadar büyük ve eşsiz olduğunu halka belletmek için harcanır. O vergiler yatırıma ve hizmete ayrılsa, belki halk söz konusu lideri ve ideolojisini daha çok kabullenecektir; ama onlar bunu göremeyecek kadar at gözlüklüdürler. Bu tip ülkelerin geri kalmışlığı ile liderinin yüceltilmesi ve kişi/kahraman kültünün insanüstüleştirilmesi arasında bir orantı vardır: Ülke ne kadar geri kalmışsa, önder o kadar karizmatik hale getirilir. Bu toplumların hemen hepsi Thomas Carlyle’ı tanımış gibi hareket eder ve onu adeta doğrulama çabasındadırlar. “Kahramanlara tapınma” kültürü, medeniyetçe geri kalmış yığınlara antidemokratik bir şekilde hükmetmenin bir aracıdır. Bu büyük adam edebiyatını dinleyince, eğer biraz inanacak olursa insanın İngilizlere, Amerikalılara, Almanlara, İsveçlilere, Norveçlilere, İsviçrelilere, Hollandalılara, Japonlara ve diğer gelişmiş toplumlara acıyacağı geliyor: “Vah vah, hiç de son yıllarda büyük adam yetiştirememişler. Onlara biraz büyük adam yetiştirip verelim!”
Bu tür rejimlerde ezeli ve ebedi gerçek, evrensel gerçek tektir ve onu mutlaka lider en iyi yorumlamıştır. Gerçeği ve yolunu lider göstermiştir: “Tek yol” liderin gösterdiği yoldur. O halde aydınların düşünmesine gerek kalmamıştır. Dolayısıyla düşünceye yasak koymak, fikirleri cendereye almak ve dışarıdan gelecek her türlü fikri “yabancı ve zararlı fikir” olarak yasaklamak çağdaşlık ve ilericilik sayılır. İlginç olanı şudur ki, böyle ülkeler kendileri hiçbir şey üretmemişler, insanlığa sundukları patentli malları yok denecek mesabededir. Yabancının fikri zararlı, ama ürünleri mukaddestir!
İdeolojiler illa faşizm, kapitalizm ve komünizm gibi olmak zorunda değildir. Her geri kalmış ülkede bir resmi ideoloji vardır. Böyleler ve bizim bazı resmi ideologlar diğer ideolojilere işlerine geldiğinde taraftar, gelmediğinde karşıdırlar. “Biz bize benzeriz”, “dünya bize ve rejimimize hayran” gibilerden hüsnü kuruntu ifadeleri bu kültürlerde çok sıkça duyulur. Mustafa Kemal Atatürk bir ideoloji kurmadığı, bir düşünce sistemi geliştirmediği halde, bugün onun adıyla anılan sözde bir düşünce sistemi ihdas edilmeye ve bu yolla onun amaçladığı “muasır medeniyet seviyesi”nin değerlerinden ve o seviyenin rejimi olan demokrasiden uzaklaşılmaya çalışılıyor.
Netice olarak böyle aydınların bir ülke için tehlikeli olduğunu, kerameti kendilerinden menkul fikirlerinin hiçbir kıymeti olmadığını, aya merdivenle çıkmak kadar beyhude, gerçek ötesi ve hayali işlerle uğraştıklarını görüyoruz. Ülkede resmi ideoloji, elit sınıfa ve yandaşlarına öyle bir at gözlüğü takmış ki, sadece tek yönü görebiliyorlar. Hâkim oldukları kurumlarda bütçe ve ödenekleri tamamen ideolojiye harcıyorlar. Cumhuriyet tarihi boyunca vatandaşın vergileri büyük ölçüde propagandaya harcanmıştır. Bu homo ideolojicus’un tarzıdır. Maalesef bu meşum kültür 28 Şubat sürecinde daha da ilerlemiş ve bugüne kadar artarak gelmiştir.

 Bu resmi ideoloji hem kalkınmanın, hem de demokrasinin ve hürriyetlerimizin önünde en ciddi engeldir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder