HOMO İDEOLOJİCUS
Doç. Dr. Fahri SAKAL
İdeolojiler,
Cemil Meriç’in ifadesiyle “idrakimize giydirilen deli gömlekleri” dir, tarihçi
Ord. Prof. Dr. Ö. Lütfi Barkan ve bazı aydınlar ise ideolojik takıntıyı hayata
ve dünyaya “at gözlüğü” ile bakmak olarak değerlendirmişlerdir. Biz de
ideolojik eğilimi beynin kiraya verilmesi olarak kabul ediyoruz. Diğer bir
ifadeyle bu durumdaki kişiler beyinlerini kendileri kullanamazlar, serbest
iradeleriyle bilimsel ve kültürel kapasitelerinin gereğini yerine getiremezler;
adeta “kutsal kitap”ları ne derse, onu ispatlamaya çalışırlar. Ortaçağda
atların kaç dişi bulunduğunu tartışanların yanı başlarındaki atın ağzına bakmak
yerine, Aristo’nun kitaplarında soruya cevap aramaları gibi garabetler bu tarz
kişiliklerin alamet-i farikasıdır.
Bir
geri kalmış ülke problemi olan bu durum, maalesef ülkemizde çok yaygındır.
Üçüncü dünya ülkelerinde görülen bir düşünce hastalığı olan egosantrizm de bu
halin refakatçisidir. Egosantrikler, yetersiz donanımlı, hatta üçüncü sınıf
fikrî veya siyasî önderlerinin gösterdiği istikamette çalışırlarsa bir çırpıda
ülkelerini kalkındıracaklarını, rejimi kurtaracaklarını ve düşmanlarını
tepeleyeceklerini sanırlar. Karizmatik liderlere tapınma kültürü çok etkilidir.
Liderlerin sihirli reçeteleri sanki her derde devadır. Küçük çocuklar aya
merdiven dayayan ve o merdivenden yukarı çıkıp aydede ile görüşmeyi hayal eden
bir çocuk resmi yaparlar. Egosantrizme ve ideolojiye batmış aydın da o çocuklar
gibidir. Çocuk yerle ay arası mesafeyi ne kadar kavramışsa, bu kişiler de
ülkelerinin gerçeklerine o kadar hâkimdir.
Sorunların basit bir formülle birden halledilemeyeceğini düşünemezler.
Kendi kendilerine “meselelerin halli bu
kadar basit olsaydı benden önce bunu birileri düşünebilirdi” diye muhakeme
edemezler.
Özellikle,
lider konumundaki kişilerde egosantrizm çok canlıdır. Kuzey Kore’deki Kim İl
Sung yoldaş gibi, “en büyük komutan”, “en büyük siyasetçi”, “en büyük filozof”,
en büyük… en büyük… olarak anılırlar. Aydınlar bu kişileri eleştirmeye
kalksalar başlarına gelmedik musibet kalmaz. Çünkü “dünyaca eşsiz lider”
eleştirilemez, bu ihanettir. Halkın vergileri, liderin ne kadar büyük ve eşsiz
olduğunu halka belletmek için harcanır. O vergiler yatırıma ve hizmete ayrılsa,
belki halk söz konusu lideri ve ideolojisini daha çok kabullenecektir; ama
onlar bunu göremeyecek kadar at gözlüklüdürler. Bu tip ülkelerin geri
kalmışlığı ile liderinin yüceltilmesi ve kişi/kahraman kültünün
insanüstüleştirilmesi arasında bir orantı vardır: Ülke ne kadar geri kalmışsa,
önder o kadar karizmatik hale getirilir. Bu toplumların hemen hepsi Thomas
Carlyle’ı tanımış gibi hareket eder ve onu adeta doğrulama çabasındadırlar.
“Kahramanlara tapınma” kültürü, medeniyetçe geri kalmış yığınlara
antidemokratik bir şekilde hükmetmenin bir aracıdır. Bu büyük adam edebiyatını
dinleyince, eğer biraz inanacak olursa insanın İngilizlere, Amerikalılara,
Almanlara, İsveçlilere, Norveçlilere, İsviçrelilere, Hollandalılara, Japonlara
ve diğer gelişmiş toplumlara acıyacağı geliyor: “Vah vah, hiç de son yıllarda
büyük adam yetiştirememişler. Onlara biraz büyük adam yetiştirip verelim!”
Bu tür
rejimlerde ezeli ve ebedi gerçek, evrensel gerçek tektir ve onu mutlaka lider
en iyi yorumlamıştır. Gerçeği ve yolunu lider göstermiştir: “Tek yol” liderin
gösterdiği yoldur. O halde aydınların düşünmesine gerek kalmamıştır.
Dolayısıyla düşünceye yasak koymak, fikirleri cendereye almak ve dışarıdan
gelecek her türlü fikri “yabancı ve zararlı fikir” olarak yasaklamak çağdaşlık
ve ilericilik sayılır. İlginç olanı şudur ki, böyle ülkeler kendileri hiçbir
şey üretmemişler, insanlığa sundukları patentli malları yok denecek
mesabededir. Yabancının fikri zararlı, ama ürünleri mukaddestir!
İdeolojiler
illa faşizm, kapitalizm ve komünizm gibi olmak zorunda değildir. Her geri
kalmış ülkede bir resmi ideoloji vardır. Böyleler ve bizim bazı resmi ideologlar
diğer ideolojilere işlerine geldiğinde taraftar, gelmediğinde karşıdırlar. “Biz
bize benzeriz”, “dünya bize ve rejimimize hayran” gibilerden hüsnü kuruntu
ifadeleri bu kültürlerde çok sıkça duyulur. Mustafa Kemal Atatürk bir ideoloji
kurmadığı, bir düşünce sistemi geliştirmediği halde, bugün onun adıyla anılan
sözde bir düşünce sistemi ihdas edilmeye ve bu yolla onun amaçladığı “muasır
medeniyet seviyesi”nin değerlerinden ve o seviyenin rejimi olan demokrasiden uzaklaşılmaya
çalışılıyor.
Netice olarak
böyle aydınların bir ülke için tehlikeli olduğunu, kerameti kendilerinden
menkul fikirlerinin hiçbir kıymeti olmadığını, aya merdivenle çıkmak kadar
beyhude, gerçek ötesi ve hayali işlerle uğraştıklarını görüyoruz. Ülkede resmi
ideoloji, elit sınıfa ve yandaşlarına öyle bir at gözlüğü takmış ki, sadece tek
yönü görebiliyorlar. Hâkim oldukları kurumlarda bütçe ve ödenekleri tamamen
ideolojiye harcıyorlar. Cumhuriyet tarihi boyunca vatandaşın vergileri büyük
ölçüde propagandaya harcanmıştır. Bu homo ideolojicus’un tarzıdır. Maalesef bu
meşum kültür 28 Şubat sürecinde daha da ilerlemiş ve bugüne kadar artarak
gelmiştir.
Bu resmi ideoloji hem kalkınmanın, hem de
demokrasinin ve hürriyetlerimizin önünde en ciddi engeldir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder